İçeriğe atla
Gagirizm
Üye ol
Yazılar

9 Haziran 2026

İstemediğin Bir Şeyi İstemeyi Öğrenebilir misin?

İsteyebilmenin Mekanizması

Hayatta yapmak istediğimiz şeyler olduğu kadar, yapmamız gerektiğini bildiğimiz halde bir türlü yapmak istemediğimiz şeyler de var. Bir alanın geleceğimiz için önemli olduğunu biliyoruz, öğrenirsek bize ciddi fayda sağlayacağını görebiliyoruz ama buna rağmen masaya oturmak istemiyoruz. Böyle durumlarda genellikle problemi disiplin eksikliği olarak tanımlıyoruz: "Biraz daha iradeli olsam yaparım."

Benim merak ettiğim şey ise biraz daha farklıydı: Bir insan istemediği bir alanı zaman içerisinde gerçekten ister hale gelebilir mi? Yani kendimizi sürekli zorlayarak o işi yapmaktan değil, o alanla kurduğumuz ilişkinin zaman içerisinde değişmesinden bahsediyorum.

Motivasyon psikolojisi, eğitim psikolojisi ve davranış bilimi üzerine yapılan araştırmalara baktığımızda cevap büyük ölçüde evet. Fakat burada ilk düzeltmemiz gereken şey "istemek" kavramının kendisi. Çünkü bir şeyi istemek ya da istememek, sandığımız kadar ikili bir durum değil.

Bir şeyi sevmek ile onu gönüllü olarak yapmak aynı şey değil

Edward Deci ve Richard Ryan'ın geliştirdiği Self-Determination Theory, motivasyonu tek bir kutu içerisinde değerlendirmiyor. Bir davranışı hiç yapmak istememekten, dışarıdan zorlandığımız için yapmaya; oradan kişisel olarak önemli bulduğumuz için yapmaya ve en sonunda davranışın kendisinden keyif almaya kadar uzanan bir spektrumdan bahsediyor.

Kabaca şöyle düşünebiliriz:

İstemiyorum → mecbur olduğum için yapıyorum → yapmam gerektiğini düşünüyorum → benim için değerli olduğu için yapıyorum → hedeflerimin ve kimliğimin bir parçası olduğu için yapıyorum → yapmaktan keyif alıyorum.

Buradaki ayrım önemli, çünkü çoğu zaman hedefimizi yanlış koyuyoruz. Örneğin bir doktorun istatistikten keyif alması gerekmiyor. İstatistik problemleri çözmek boş zamanlarında yapmak istediği bir aktivite olmayabilir. Fakat iyi araştırma yapabilmek için istatistik bilmenin önemli olduğunu düşünüyorsa, onu gönüllü bir şekilde öğrenebilir.

Dışarıdan baktığımızda aynı doktor yine oturup istatistik çalışıyor. Psikolojik açıdan ise büyük bir değişiklik gerçekleşmiş durumda. Artık "bunu yapmak zorundayım" düşüncesinden "bunu yapmak istiyorum çünkü ulaşmak istediğim şey için önemli" düşüncesine geçmiş oluyor.

Deci ve Ryan bunu motivasyonun içselleştirilmesi üzerinden açıklıyor. Bir davranışın kendisi eğlenceli hale gelmese bile, davranışın arkasındaki neden kişinin kendi değerleri ve amaçlarıyla bütünleşebiliyor. (Ryan & Deci - Self-Determination Theory)

Bu yüzden "Sevmediğim bir şeyi nasıl sevebilirim?" sorusu aslında gereğinden fazla iddialı olabilir. Daha anlamlı soru şu:

Bu işi kendi amaçlarım açısından nasıl anlamlı ve ustalaşmaya değer hale getirebilirim?

Hayatımızdaki birçok şeyi zaten bu şekilde yapıyoruz. Spor yapmak her gün keyifli olmak zorunda değil. Para yönetmek eğlenceli olmak zorunda değil. Mesleğimizde ihtiyaç duyduğumuz her konuyu merakla öğrenmek zorunda değiliz. Buna rağmen bunları kendi amaçlarımızın bir parçası haline getirip gönüllü olarak sürdürebiliyoruz.

Fakat hikâye burada bitmiyor. Çünkü araştırmalar yalnızca istemediğimiz şeyleri içselleştirebildiğimizi değil, ilginin kendisinin de zaman içerisinde gelişebildiğini gösteriyor.

İlgi bulunacak bir şey değil, yetiştirilebilecek bir şey olabilir

Bir konu hakkında "Ben buna ilgi duymuyorum" dediğimizde genellikle bunu kendimiz hakkında sabit bir bilgi olarak görüyoruz. Sanki içimizde önceden belirlenmiş birtakım ilgi alanları var ve bizim görevimiz bunları keşfetmekmiş gibi.

Suzanne Hidi ve K. Ann Renninger'ın Four-Phase Model of Interest Development modeli ise ilgiyi böyle ele almıyor. Onlara göre ilgi aşamalar halinde gelişebiliyor. Başlangıçta bir konu yalnızca kısa süreliğine dikkatimizi çekiyor. Buna situational interest deniyor. Daha sonra o konuya tekrar tekrar maruz kalmaya, onunla uğraşmaya ve hakkında bilgi edinmeye başladığımızda bu ilgi sürdürülebilir hale gelebiliyor. Bilgi birikimi arttıkça kendi sorularımızı üretmeye, konuya dışarıdan bir teşvik olmadan dönmeye ve sonunda onu kişisel ilgi alanlarımızdan biri olarak görmeye başlayabiliyoruz. (Hidi & Renninger - Four-Phase Model of Interest Development)

Bu model bana "Bu konu ilgimi çekmiyor" cümlesini yeniden düşündürdü. Çünkü bazı durumlarda bunun anlamı gerçekten "Bu alan bana göre değil" olabilirken, bazı durumlarda yalnızca:

"Bu konuda henüz yeterince bilgi, kişisel bağlantı ve olumlu deneyim biriktirmedim."

olabilir.

O'Keefe, Dweck ve Walton'ın yaptığı çalışmalar da bu düşünceyi destekleyen ilginç sonuçlar ortaya koyuyor. İnsanların bir kısmı ilginin keşfedilmesi gereken sabit bir özellik olduğuna inanırken, bir kısmı ilginin geliştirilebileceğine inanıyor. Araştırmalarda ilginin sabit olduğuna inanan insanların mevcut ilgi alanlarının dışına çıkmaya daha az açık olabildiği ve yeni bir alan zorlaşmaya başladığında ilgilerini daha hızlı kaybedebildiği görülüyor. (O'Keefe, Dweck & Walton)

Bu, popüler "tutkunu bul" söyleminde ufak ama önemli bir problem olduğunu düşündürüyor. Çünkü insan sürekli kendisini heyecanlandıran şeyi ararsa, başlangıçta zor veya yabancı gelen fakat zaman içerisinde çok değerli hale gelebilecek alanları erkenden terk edebilir.

Belki de bazı durumlarda yapılması gereken tutkunu bulmak değil, ilgini yetiştirmek.

Peki bir şeyi neden istemiyoruz?

Buraya kadar her şey güzel ama hâlâ önemli bir problemimiz var. Bir insan bir alanla ilgilenmiyorsa nereden başlayacağız?

Bence literatürün en faydalı taraflarından biri burada ortaya çıkıyor: "İstemiyorum" tek bir problem değil.

İki kişi matematik öğrenmek istemediğini söyleyebilir ve tamamen farklı nedenlere sahip olabilir. Birisi matematiğin hayatında ne işe yarayacağını göremiyordur. Bir başkası her denediğinde başarısız olduğu için kendisini yetersiz hissediyordur. Bir diğeri matematiği aslında değerli buluyordur ama kendisine zorla öğretildiği için tepki duyuyordur. Başka biri öğrenme yönteminden nefret ediyordur. Bir başkası ise gayet başarılı olabileceğini bildiği halde matematiğin ulaşmak istediği hayatla hiçbir ilgisi olmadığını düşünüyordur.

Bu insanların hepsine "Daha disiplinli ol" demek problemi çözmez.

Expectancy-Value Theory burada basit ama güçlü iki soru soruyor: "Bunu başarabileceğime inanıyor muyum?" ve "Bunun benim için bir değeri var mı?" Daha güncel modeller buna bir de maliyeti ekliyor: Bu iş için harcayacağım zaman, enerji ve fırsat maliyeti buna değer mi? (Expectancy-Value araştırmaları)

Self-Determination Theory ise bunların yanına bir soru daha koyuyor: "Bunu gerçekten ben mi seçiyorum?"

Bu teorileri yan yana koyduğumuzda isteksizliği daha anlaşılır hale getirebiliriz. Bazen bir şeyi yapmak istemiyoruz çünkü ne işe yaradığını göremiyoruz. Bazen yapabileceğimize inanmıyoruz. Bazen maliyetini çok yüksek buluyoruz. Bazen de bir başkası tarafından zorlandığımız için davranışın kendisine tepki geliştiriyoruz.

Dolayısıyla isteksizliği çözmenin ilk aşaması kendimizi çalışmaya zorlamak değil, isteksizliğin nereden geldiğini bulmak.

Burada özellikle değer meselesi ilginç. Çünkü bazı araştırmalar, değerin yalnızca davranışı başlatmadığını, zaman içerisinde ilginin oluşmasına da yardım edebildiğini gösteriyor.

Hulleman ve arkadaşları yaptıkları deneylerde öğrencilere matematik veya psikoloji konularının neden önemli olduğunu uzun uzun anlatmak yerine, öğrencilerden öğrendikleri konunun kendi hayatlarında nerede işe yarayabileceğini kendilerinin düşünmesini istediler. Öğrenciye "Bu konu önemlidir çünkü…" denmedi; öğrenci bu bağlantıyı kendisi kurdu.

Sonuçta konunun kişisel faydasını düşünmek, özellikle başlangıçta performansı veya başarı beklentisi daha düşük öğrencilerde algılanan faydayı ve ilgiyi artırdı. (Hulleman ve arkadaşları)

Buradaki bence en önemli detay şu: Birinin sana bir şeyin faydalı olduğunu söylemesiyle, senin o faydayı kendi hayatın içerisinde keşfetmen aynı şey değil.

Mesela "networking öğrenmeliyim çünkü bilgisayar mühendisiyim" oldukça soyut bir gerekçe. Buna karşılık "Bir gün bağlantı problemi yaşadığımda sorunun kendi bilgisayarımdan mı, modemden mi, ISP'den mi yoksa karşı sunucudan mı kaynaklandığını anlayabilmek istiyorum" çok daha somut.

İkinci durumda networking artık öğrenilmesi gereken soyut bir ders olmaktan çıkıyor. İlgilendiğin bir problemi çözmek için ihtiyaç duyduğun araca dönüşüyor.

Bence burada önemli bir döngü ortaya çıkıyor:

Kişisel bir bağlantı kuruyorsun → konu değerli hale geliyor → onunla uğraşmaya başlıyorsun → bilgin artıyor → daha fazla şey yapabildiğini görüyorsun → yeterlilik hissin yükseliyor → konu daha ilginç gelmeye başlıyor.

Bu süreç sonunda yeniden başa dönüyor ve daha fazla uğraşmak istiyorsun.

Bu yüzden "İlgim olursa çalışırım" düşüncesi eksik olabilir. Bazı durumlarda tam tersi gerçekleşiyor:

Çalışıyorum → anlamaya başlıyorum → yapabildiğimi görüyorum → ilgim artıyor.

İlgi her zaman davranıştan önce gelmek zorunda değil.

O zaman istemediğimiz bir alana nasıl yaklaşmalıyız?

Bütün bu araştırmaları günlük hayata çevirdiğimizde benim çıkardığım sonuç şu: Bir alanı istemeye çalışmadan önce onunla kurduğumuz ilişkiyi yeniden tasarlamak gerekiyor.

İlk yapacağım şey "Bunu neden istemiyorum?" sorusuna düzgün cevap vermek olurdu. Çünkü problem değer eksikliğiyse çözüm başka, yetersizlik hissiyse başka. Gerçekten hayatımla uyuşmayan bir alanı zorla sevmeye çalışmak da anlamsız olabilir. Her isteksizlik ortadan kaldırılması gereken bir kusur değil.

Eğer alan benim için gerçekten önemliyse ikinci olarak onun kendi hayatımla bağlantısını bulurdum. "Bu bilgi önemlidir" gibi genel bir cümle yerine "Bu bilgi benim hangi problemimi çözüyor?" diye sorardım. Mümkünse üç somut örnek üretirdim. Çünkü soyut bir alanla ilişki kurmak zor; gerçek bir problemle ilişki kurmak çok daha kolay.

Ardından alanın tamamını öğrenmeye çalışmak yerine ilgimi çekebilecek bir giriş kapısı seçerdim. Ekonomi öğrenmek yerine "Merkez bankası faiz artırdığında neden bazı şirketlerin hisseleri düşüyor?" sorusundan başlamak gibi. Machine learning öğrenmek yerine "Spam filtresi bir mailin spam olduğuna nasıl karar veriyor?" diye sormak gibi.

Burada bence önemli olan şey önce alanı değil, problemi sevmek. Alan daha sonra problemi çözmek için ihtiyaç duyduğun araç haline geliyor.

Sonraki aşamada kendimi başlangıçtan itibaren aşırı zor bir kaynağın içine atmazdım. Çünkü bir konuyla ilk ilişkimizin sürekli başarısızlık üzerinden kurulması, yalnızca konuyu zorlaştırmıyor; kendimiz hakkında da bir kanaat oluşturmaya başlıyoruz: "Ben bunu yapamıyorum." Self-efficacy araştırmalarında kişinin kendi başarı deneyimlerinin yeterlilik inancının önemli kaynaklarından biri olması tam da bu yüzden önemli. (Self-efficacy araştırmaları)

Başlangıç materyali kolay olmak zorunda değil, fakat başarılabilir olmalı. Düzenli olarak "Bunu dün yapamıyordum, bugün yapabiliyorum" deneyimini yaşayabilmek gerekiyor.

Bir başka önemli nokta da öğrenme biçiminin mümkün olduğunca bize ait olması. Konuyu öğrenmek zorunda olabilirsin ama nasıl öğreneceğini kendin seçebilirsin. Kitap okuyabilirsin, proje yapabilirsin, video izleyebilirsin, CTF çözebilirsin, birinin yanında çalışabilirsin. "Bu konu bana dayatıldı" hissini tamamen ortadan kaldıramasak bile öğrenme süreci üzerinde sahip olduğumuz kontrolü artırabiliriz.

Ve son olarak, bütün bunlar henüz ilgi yaratmaya yetmediyse davranışı bir süre sistemin taşımasına izin verebiliriz. Belirli gün ve saatlerde çalışmak, ne zaman başlayacağımızı önceden belirlemek veya ilerlemeyi görünür biçimde kaydetmek burada işe yarayabilir. Implementation intention ve goal-monitoring araştırmaları, niyeti önceden belirlenmiş davranışlara dönüştürmenin ve ilerlemeyi takip etmenin hedefleri sürdürmeye yardımcı olabildiğini gösteriyor. (Implementation intentions) (Goal monitoring meta-analizi)

Fakat buradaki amaç hayatımızın geri kalanında kendimizi takvimle zorlamak değil. Sistem başlangıçta davranışı taşıyor; bilgi, yeterlilik ve ilgi geliştikçe yükü yavaş yavaş onlar devralıyor.

Bir noktadan sonra işin içerisine kimlik de giriyor. "Python öğrenmeye çalışıyorum" ile "Ben bir şeyler üreten bir yazılımcıyım ve Python kullandığım araçlardan biri" arasında bir fark var. Identity-Based Motivation araştırmaları insanların davranışlarını o anda kendileri hakkında erişilebilir olan kimliklerle ilişkilendirdiklerini gösteriyor. (Identity-Based Motivation)

Burada kendimize boş bir şekilde "Ben yazılımcıyım, ben sporcuyum, ben okuyucuyum" demekten bahsetmiyorum. Tam tersine önce davranış geliyor. Bir şey üretiyorsun, sonra bir tane daha üretiyorsun ve zaman içerisinde kendin hakkında kullanabileceğin gerçek kanıtlar oluşuyor.

Davranış → kanıt → kimlik → daha fazla davranış.

Bu döngü bir kere oluştuğunda, başlangıçta sürekli zorlandığımız bazı davranışların çok daha doğal hale gelmesi şaşırtıcı değil.

Sonuç

Bütün bu araştırmaların sonunda benim için en önemli çıkarım şu oldu:

İlgi, çalışmanın ön koşulu olmak zorunda değil.

Bir şeyi yapmaya başlamadan önce ona karşı büyük bir istek duymayı bekliyoruz. Eğer o istek yoksa bunun bize göre olmadığını düşünüyoruz. Oysa bazen süreç tam tersine işliyor.

Önce bir alanın hayatımızdaki yerini görüyoruz. Sonra onunla uğraşmaya başlıyoruz. Biraz bilgi ediniyoruz. Daha önce yapamadığımız şeyleri yapabildiğimizi fark ediyoruz. Konunun içerisinde daha önce göremediğimiz detayları görmeye başlıyoruz. Kendi sorularımız oluşuyor. Ve ancak bütün bunlardan sonra ilgi geliyor.

Kabaca şöyle:

kişisel değer + özerklik + yeterlilik + tekrar etkileşim + bilgi birikimi → ilginin gelişme ihtimali.

Elbette bunun anlamı "Yeterince uğraşırsan dünyadaki her şeyi sevebilirsin" değil. Araştırmalar böyle bir iddiayı desteklemiyor. Bazı alanlar gerçekten bize uygun olmayabilir ve bazı davranışları hiçbir zaman keyif aldığımız şeylere dönüştüremeyebiliriz.

Ama belki de buna ihtiyacımız yok.

Asıl hedef sevmediğimiz bir şeyi kendimize zorla sevdirmek değil; değer verdiğimiz fakat şu anda yapmak istemediğimiz bir şeyle gönüllü ve sürdürülebilir bir ilişki kurabilmek.

İlgi daha sonra gelişebilir.

Ve bana kalırsa bu konuda yapılan en önemli zihinsel hata "Önce istemeliyim ki yapabileyim" düşüncesi.

Bazen sıra bunun tam tersi:

Önce anlamlandırıyoruz. Sonra yapıyoruz. Sonra yapabildiğimizi görüyoruz. Ve bazen, ancak ondan sonra istemeye başlıyoruz.